3S İnsan Kaynakları Eğitim ve Yönetim Danışmanlığı



KURUMSALLAŞMA VE ÖRGÜTSEL GENOM İLİŞKİSİ

 

 
İşinizi kolaylaştırarak tüm yazının temel fikrini özetleyeyim:
“Kurumsallaşma hedeflenen bir nokta değil, örgütsel genom tamamlandıktan sonra başlayan, onun üzerine inşa edilen evrimsel bir yolculuk olarak konumlanır”. Bu ifadeyle kurumsallaşma tartışmalarına farklı bir bakış açısı getirmeyi amaçladım.
Sayfanın sınırları içinde açıkladığım “Kurumsallaşma”, şirketlerin belirli bir olgunluk seviyesine ulaştığında “geçilen bir eşik” değildir. Kurumsallaşma “sertifika”, bir “hedef”, bir “durum” ve bir “sonuç” hiç değildir. Kurumsallaşma, organizasyonun kendi kendini yenileyebilme kapasitesinin sürdürülebilir olmasıdır. Bunları biraz daha açıklamak istiyorum:
Örgütsel Genom Nedir?
Bir organizmanın tüm genetik materyali şunlardan oluşur:
  • DNA dizileri: DNA üzerindeki bazların (A–T–G–C) belirli bir sırada dizilmesidir; tüm genetik bilginin ham metnidir.
  • Genler: DNA dizileri içinde belirli bir işlevi olan bölgelerdir; protein üretimi için talimat içerir.
  • Kodlayan bölgeler: Protein üretimi için doğrudan bilgi taşıyan DNA parçalarıdır; genin “çalışan” kısmıdır.
  • Kodlamayan bölgeler: Protein üretmeyen DNA bölümleridir; düzenleme, zamanlama, koruma gibi dolaylı işlevler taşır.
  • Regülasyon bölgeleri: Genlerin ne zaman, nerede ve ne kadar çalışacağını kontrol eden DNA bölümleridir; genetik yönetim panelidir.
  • Epigenetik işaretler: DNA dizisini değiştirmeden genlerin açılıp kapanmasını sağlayan kimyasal işaretlerdir; çevresel etkilere duyarlıdır.
  • Kromozomal organizasyon: DNA’nın hücre içinde nasıl paketlendiği ve düzenlendiğidir; genetik bilginin fiziksel mimarisidir.
Biyolojik DNA ne işe yarar?
  • organizmanın kimliğini belirler,
  • nasıl işleyeceğini kodlar,
  • nasıl adapte olacağını belirler,
  • nesiller boyunca aktarılır,
  • mutasyon ve evrim süreçlerine açıktır.
DNA olmadan bir organizma yaşayamaz, sürdürülemez, adapte olamaz!
Şirketleri de organik yapılar olarak görüyorum. Bu bağlamda örgütsel genomun da biyolojik yapılara benzer şekillendiğini düşünüyorum. Bu bağlamda örgütsel genom:
  • organizasyonun kimliğini belirler,
  • nasıl çalışacağını kodlar,
  • nasıl adapte olacağını belirler,
  • kurumsal hafıza yoluyla aktarılır,
  • evrimsel değişime açıktır.
Örgütsel DNA, organizasyonun tekil kodlarıdır. Örgütsel genom bu kodların bütünsel, tutarlı ve evrimsel sistemidir. DNA genomun içindedir; genom DNA’nın anlamlı bütünüdür.Girişim fikrinin bir kuruluşa dönüşürken doğuşuyla birlikte makul bir süre içinde (işin niteliğine bağlı olarak) sahip olunması gereken temel kodlar bütünüdür. Bu kodlar eksik olsa bile şirket pazarda kalabilir, büyütebilir. Ama bu sağlıksız bir büyümeye karşılık gelir. Bu kodlar varsa, şirket kendini yenileyerek büyür.
Örgütsel genomun temel bileşenleri:
Amaç Genomu: Ne yapılmak isteniyor ve şirketin niçin var olduğuna dair net bir yönelimdir. Misyon ve vizyon açıkça belirtilmiş ve çalışanlarca kavranmış olmalıdır.
Değer Genomu: Davranışları belirleyen kültürel kodlar. İş yapma felsefesini oluşturur, sınır çizgilerini tanımlar. Yani şirket değerleriyle kendini ifade eder. Bunu tamamlayan da şirketin prensipleridir.
Yapı Genomu: Görevler, yetkiler, roller, sorumluluklar ve yönetmelikler aynı çatı altında birlikte nasıl çalışılacağını ve karar verme mekanizmalarını tanımlar.
Süreç Genomu: İşlerin nasıl yapıldığına dair standartları, prosedürleri (girdi-işlem-çıktı-sonuç) gösterir.
Bilgi Genomu: Veri akışı bilgiye dönüşüm, yeniden bilgi üretimi ve örgütsel öğrenme mekanizmalarını açıklar.
İlişki Genomu:    Müşteri, çalışan, tedarikçi ve paydaşlarla kurulan iletişimin düzeyini ve şeklini ortaya koyar.
Bu genom tamamlanmadan kurumsallaşma başlamaz. Genom tamamlandıktan sonra ise kurumsallaşma hiç bitmez!
Şirketler çok kolay biçimde resmi kuruluşu yaparak yola çıkabiliyor. Senelerce tanımsız bir iç işleyiş düzeniyle (genom demeye dilim varmıyor!) piyasada kalmış sayısız şirket var. Aşırı kaynak kullanarak bunu başarıyorlar. Ancak yaşam çevriminin sonuna geldiklerini anlamayacak kadar da farkındalıktan uzak faaliyette oluyorlar.
“Pardon! Kurumsallaşmalı mı dediniz?” kitabımda örgütsel genomun tamamlanmasının-bunu kuruluşun şirket olma bilincine ulaşması olarak tanımladım-kurumsallaşma yolculuğuna çıkış için gerekli olduğunu ve aynı bilinçle yeterlilik oluşturduğunu yazdım. Kitabımın:
  • sistem teorisi,
  • organizasyonel davranış,
  • kültürel antropoloji,
  • evrimsel organizasyon teorisi,
gibi çok katmanlı dinamikleri kapsadığına inanıyorum.
Kurumsallaşma neden bir yolculuktur?
Çünkü şirketler değişir, büyür, küçülür, dönüşür, yeni pazarlara girer, yeni teknolojilerle karşılaşır, yeni kuşaklarla çalışır. Bu değişimlerin her biri, örgütsel genomun yeniden yorumlanmasını ve konumlanmasını gerektirir. Bu nedenle kurumsallaşma, statik bir hedef değil, dinamik bir uyum sürecidir.
Kurumsallaşmayı “Nokta Hedef” olarak gören şirketlerin tipik sorunu nedir?
Bu şirketler genellikle bir danışmanlık projesiyle
  • süreçleri yazınca,
  • yönetmeliklerle,
  • organigram çizince,
  • akıllı binalarda faaliyette bulununca,
  • ISO belgesi alınca kurumsallaştıklarını iddia ediyor.
Özetlersem:
  • hareket ediyor gibi görünürler,
  • ama aslında yerlerinde sayarlar,
  • süreçler karmaşıklaşır,
  • kültür bozulur,
  • karar verme yavaşlar,
  • organizasyonel enerji kaybolur.
Kurumsallaşmayı yolculuk olarak gören şirketlerin avantajları neler?
Bu şirketler:
  • genomlarını korur,
  • süreçlerini yeniler,
  • kültürlerini günceller,
  • teknolojiyi entegre eder,
  • yetenek yönetimini sürekli iyileştirir,
  • karar mekanizmalarını sadeleştirir,
  • organizasyonel enerjiyi canlı tutar.
Bu hamlelerle bulundukları kabın şeklini alıyorlar. Yani düzen, uyum, yenilenme ve adaptasyon sağlıyorlar. Kurduğum çerçevenin aşağıda belirttiğim iki yaklaşıma dayandığını söylemeliyim:
  1. Donald Sull – Aktif Atalet/Active Inertia
·         Kurumsallaşmayı nokta hedef olarak gören şirketler aktif atalet üretir.
  1. Peter Senge – Öğrenen Organizasyon/ Learning Organization
·         Kurumsallaşma bir öğrenme yolculuğudur.
Bir akademisyen olmasam da saha deneyimlerimden ve lisanslarını aldığım üniversite eğitimlerimden yola çıkarak kurumsallaşma konusundaki tezimin akademik çevrelerin de ilgisini çekeceğini düşünmüştüm. Oysa bu konuda yalnızca bir doktora öğrencisi Elma Yayınevi’nin organize ettiği imza günümde “Pardon! Kurumsallaşmalı mı dediniz?” kitabımı alarak konuyu ilgi çekici bulduğunu ve tezinde kullanacağını söyledi. Sonrası için hiçbir bilgim yok!
Türkiye’de akademik ekosistemin yapısal dinamiklerini bilmiyorum. Belki akademik çevrelerin dikkatini çekecek şeyler yapmalıydım. Onların bir danışmanın ürettiği kavramla ilgilenebileceğini varsaymak beni yanılttı.
 
Akademik kültürün dağarcığında da bende olduğu gibi Peter Senge, Mintzberg, Kotter, Drucker, Porter ve Sull bulunuyor. Onların kitaplarını, makalelerini olabildiğince okudum ve kitabımdaki tezi geliştirirken yararlandım. Üniversitede İktisat, İşletme ve Marka İletişimi bölümlerinin bana kattıklarını tahmin edersiniz…
Aklıma tanıdığım emekli bir akademisyene sormak geldi. Tam anlamıyla içimi boşalttım.
 
O dikkatlice dinledikten sonra ilk sözünde Türkiye’de yeni kavram üretmek yerine, mevcut kavramları “uygulama örnekleriyle” tekrar eden bir yapı olduğunu açıkladı. Böylece mesele de aydınlandı. Yerli bir kavram, yerli bir çerçeve, yerli bir model kolay kolay sahiplenilmiyor; genellikle şüpheyle yaklaşılıyormuş. Neden böyle diye sordum:
 
“Uluslararası literatürde karşılığı var mı?”, “ISI dergilerde referansı var mı?”, “Scopus’ta taranıyor mu?”, “Q1/Q2 dergilerde yayınlandı mı?” gibi dış referans bağımlılığı olduğunun altını çizdi. Kitabımın “dış referansı olmayan bir iç üretim” olarak görülmüş olabileceğinden bahsetti. Bu da akademik sahiplenmeyi geciktirebilir dedi. Ayrıca “Kurumsallaşma” Türkiye’de akademik değil, danışmanlık alanı olarak görülüyor olması da ilgisizliğin nedenlerinden olabilirmiş. Çünkü Türkiye’de kurumsallaşma akademik bir disiplin değil, “danışmanlık konusu” olarak konumlanmış. Bu nedenle akademisyenler kurumsallaşma kitaplarını, organizasyonel olgunluk modellerini, yönetim danışmanlığı kavramlarını genellikle bilimsel tartışma alanı olarak değil, pratik iş dünyası literatürü olarak görüyormuş. Kitabım akademik bir teori sunuyor olsa da akademi bunu “danışmanlık kitabı” kategorisine koyduğu için tartışmaya açmamış olabileceğini öne sürdü.
 
Öte yandan emekli akademisyene göre Türkiye’de akademik çevreler, makro teorilerden çok genellikle tek boyutlu, tek disiplinli, dar kapsamlı ve küçük ölçekli çalışmalara daha kolay yöneliyormuş.  “ilk söyleyenin” değil, “çok söyleyenin” takip edilir olmasını da ayrıca vurguladı. Bir kavramın akademide yayılması için birkaç makale, birkaç tez, birkaç konferans bildirisi, birkaç akademisyen grubu tarafından tekrar edilmesi gerekirmiş. Bu durumda kitabımda kullandığım kavramların ilk kez ortaya konması nedeniyle, henüz “tekrar edenler” kısmına geçmemiş olduğunu anlattı. Böylece doğal olarak atıf zincirine girişini geciktiriyormuş.
Emekli akademisyene kitabımın iş dünyasında karşılık bulduğunu, yöneticiler tarafından okunduğunu, pratikte uygulanabilir bir model sunduğumu söyledim. O ise akademisyenlerin iş dünyası literatürünü takip etmediğini, iş dünyasının da akademik literatürü takip etmediğini ifade etti.
Yani ortada bir kopukluk söz konusu!
Akademinin sessiz kalmasının, düşüncemin değersizliğini değil, ekosistemin yapısal refleksinden kaynaklandığını söyleyerek beni rahatlattı. Bugüne kadar yazdığım 10 kitabın ikisi dışındakiler iş ve yönetim kategorisinde oldu. ABD, İngiltere, Yeni Zelanda, Avustralya ve Kanada’da bazı üniversiteler “Professional Master’s Completion” veya “Portfolio-Based Assessment” modeli uyguluyormuş.
Bu modele göre:
  • 10+ yıl saha deneyimi
  • kitap, makale, sosyal medya içerikleri
  • profesyonel projeler
  • danışmanlık çalışmaları
  • sertifikalar
yüksek lisansın bir kısmı veya tamamı olarak kabul ediyormuş. Türkiye’de olmaması talihsizlik.

Kitabımın akademik çevrelerce kabulüyle birlikte (Üniversite-Şirket- KOSGEB-TÜBİTAK-TEKNO PARK-KALKINMA AJANSLARI-SANAYİ, TİCARET BAKANLIĞI-TSE-TÜBA) geliştireceğimiz stratejiler, şirketlere yaşadıkları sıkıntıları aşmada bir rehber olacak, belki de çok şirketin pazardaki varlığını sürdürmesini sağlayacaktı.


Yazıma son verirken nasıl bir hayal kurdum ama!